Search
  • celikozgur

ATATÜRK’TEN LİDERLİK DERSLERİ



Bir lider düşünün… Bulgar basınına göre ölümüyle dünyanın eskisi kadar enteresan olmaktan çıktığı… İtalyan basınının ardından Sezar, İskender ve Napolyon’a, “ayağa kalkınız büyüğünüz geliyor” diye seslendiği...

Arkasından Veysel’in,

Fabrikalar icat etti

Atalığın ispat etti

Varlığın Türk’e terk etti

Döndü çark devran ağladı

diye ağıt yaktığı…


Çanakkale’de yendiği İngiliz generalin, onu son yolculuğuna gözyaşları içinde selamlayarak uğurladığı…

Hastalığında güney Amerikalı rahibelerin,


“Sizin yaşamanız lazımdır. Sizin iyi olmanız beşeriyet için lazımdır. Onun için her akşam bu manastırdaki rahibeler Allah’tan size sıhhat temenni ediyorlar. Birçok hemşireler sizin sıhhatinizin

iadesi için aylık oruç tutuyorlar.” diye mektup yazdığı bir lider düşünün.


Büyük Taarruzda,


-“Reşat Bey, bu önemli tepeyi (Çiğiltepe) ne zaman alacaksınız? '' sorusuna


-”Komutanım, yarım saat sonra alacağız.” cevabı alan, Yarım saat sonra tekrar sorduğunda, Reşat (Çiğiltepe) bey’in


-“Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.” notu bırakarak intihar ettiğini öğrenmesiyle gözyaşlarına boğulan bir lider düşünün.


Ülkesinin kurucusu, ulusunun kurtarıcısı, başkomutanı ve başöğretmeni olsun o lider… Evet, konumuz tarihteki en büyük liderlerden, Mustafa Kemal Atatürk. O’nun Liderliğinden dersler çıkartmaya çalışacağız. Onun büyüklüğünü, Kentucky Üniversitesi’nden Prof. Arnold Ludwig de ortaya koyuyor.

18 yıl boyunca, 377 lideri incelediği siyasi büyüklük ölçeği çalışmasında, ülke kurma ya da özgürleştirme, savaş kazanma, ekonomik iyileştirme, orijinal bir ideoloji yayma ve ahlaki bir örnek olarak hizmet etme gibi kriterlere göre en yüksek puanı alan, 20. yüzyılın en büyük lideri Atatürk’tür.

Gandi onun için diyor ki:

“Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup bağımsız olacağını düşünemezdik. Bizim paro­lamız otonomi idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla bağımsız ola­bileceğini Atatürk ispat etti. Bizi, istiklalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.”


“Ünlü Alman dü­şünür Helberg Melzig’e göre ise, “Eski çağın büyük filozofu Eflatun’un “Ya yöneticiler filozof olsa ya da filozoflar yöne­tici olsalar!” yolundaki iki bin yıllık dileği, ilk kez yirminci yüzyılda Atatürk’ün kişiliğinde tam olarak gerçekleşmiş bulunuyordu.”

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de onun dehasını idrak edebilmişlerdendi, diyor ki:

“Bir an için tahayyül ediniz ki: Batı dünyasındaki rönesans, reformasyon, düşünce ve bilim ihtilalı, Fransız inkılâbı ve sanayi devrimini Atatürk bir insan ömrüne sığdırmıştır.”

Evet batının yüzlerce yılda katettiği ilerlemeyi, kısa sayılabilecek ömrünün kısa bir bölümünde yakalamayı başarmıştı.


Peki Atatürk kimdir?

Kendi ifadelerine göre, ilhamını doğrudan doğruya yaşamdan alan, özgür ve bağımsız karakterli, bağımsızlık (ve liyakat) aşkıyla yaratılmış, yaşayabilmek için kesinlikle bağımsız bir milletin evladı kalması gereken, aklı ve bilimi miras bırakmış, unutturmak isteyen gayretlere rağmen ektiği o kadar özlü ve kuvvetli tohumların verimli sonuçlarının dönüp dolaşıp kalpleri doldurduğu bir kişidir.

Yaşamında duyduğu en büyük iltifat, “Türk milletine neşe içinde yaşama yolunu açması ve rehberlik etmesidir.”

Peki neler yaptı Atatürk? Yaşamının önemi olaylarına göz atalım.

1881’de doğdu.

7 yaşında yetim kaldı.

11 yaşında öğretmeni tarafından kanlar içinde kalana kadar dövüldü.

12 yaşında askeri okula başladı ve Kemal ismini aldı.

21 yaşında Harp akademisine girdi. Ülke yönetiminde ve siyasetinde bozukluklar olduğu­nu keşfetmeye başladı. Keşiflerini harp okulu öğrencilerine anlatmak için teşkilat ku­rdu, gazete çıkardı, yazılar yazdı.

24 yaşında Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden me­zun oldu. Hayata ilk adımını attı fakat bu adım kendi ifadesiyle hayata değil, zindana tesadüf etti ve orada aylarca kaldı.

Kolay araçlarla memleketine gidemeyecek bir yere gön­derilmesi şartıyla hapisten çıkarılarak Şam’a sürüldü! Üç yıl görev yaptığı Suriye’de memleket idaresindeki aksak­lıkları, ordunun eğitimindeki eksiklikleri daha yakından gördü. Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu.

27 yaşında Trablusgarp ve Bingazi’de huzursuzluğun giderilmesini; ordunun ve devlet otoritesinin bölgede hâkim olmasını sağladı.

28 yaşında Hareket Ordusu’nun başında, II. Meşrutiyet sonrası ge­ricilerin ayaklanmasını bastırdı.

29 yaşında Arnavutluk’ta çıkan isyanı bastırdı.

31 yaşında Trablusgarp’ta İtalyanlarla savaştı.

32 yaşında Sofya’da Askeri Ateşeydi.

34 yaşında Anafartalar kahramanıydı, Çanakkale’yi Anzaklar’a geçirtmedi.

35 yaşında General oldu, Paşa unvanını aldı. Doğu cephesi kolordu komutanı olarak Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri aldı.

37 yaşında İngilizlerin ilerleyişini Halep’in kuzeyinde durdurdu.

38 yaşında Samsun’a çıktı, Amasya Genelgesi’ni yayınladı, Erzu­rum ve Sivas Kongrelerini yaptı, milli mücadeleyi örgütledi.

39 yaşında TBMM’yi açtı.

40 yaşında Başkomutan olarak Sakarya Meydan Savaşını kazandı, Mare­şal Gazi unvanını aldı.

41 yaşında Büyük Taarruz’u gerçekleştirdi, zaferi kazandı, salta­nat kaldırıldı.

42 yaşında Cumhuriyet Halk Partisini ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu.

43 yaşında Halifeliği kaldırdı.

44 yaşında Şapka ve kıyafet devrimini yaptı, Milâdî Takvim ka­bul edildi.

45 yaşında Türk Medenî Kanunu kabul etti.

47 yaşında Harf devrimini yaptı, okuma yazma seferberliğinin Başöğretmeni oldu.

50 yaşında Türk Tarih Kurumunu kurdu.

51 yaşında Türk Dil Kurumunu kurdu.

52 yaşında Üniversite reformunu yaptı, modern İstanbul Üniversitesi kuruldu.

53 yaşında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını kazandırdı. Soyadı ka­nununu çıkarıldı, ATATÜRK soyadını aldı. Yurdu demir ağlarla ördü, fabrikalarla donattı, bayırdır hale getirdi. Eğitim, bilim, sanat ve kültür alanında öncü kurumları kurdu, medeniyet yolunu açtı. Ve,

57 yaşında, 193∞’de Ölümsüzleşti.


Özetleyecek olursa:

Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler… İşte Türk genel devriminin bir kısa deyimi…


Peki nasıl başarmıştı bunları, sırrı neydi? Diyor ki:

“Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim, bugün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapa­mazdım.”

Evet okumaktı sırrı, 4000’in üzerinde kitap okumuştu, sadece dilbilimle ilgili 400’den fazla kitap okumuştu.


Peki neden yapmıştı tüm yaptıklarını? Çünkü tutkuluydu!


“Benim tutkularım var, hem de pek büyükleri; fakat bu tutkular, yüksek makamlarda bulunmak veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin doyumuyla ilgili bulunmuyor. Ben bu tutkularımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da ge­rektiği gibi yapılmış bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün yaşamımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.”


Evet genç yaşta sahip olduğu bu ilkeyi son nefesine kadar korumuş olduğunu görüyoruz. Şimdi de en yakınındakilerin onun liderliğine dair saptamalarını inceleyelim. Hasan Ali Yücel diyor ki,

“Atatürk olayları bütün açıklığı ile gören, nasıl yürüdüklerini ve hangi yönde gittiklerini doğru sezen, objektif bir zekâ olduğu kadar, ateş dolu bir ocak gibi yanan yüreği ile de sübjektif bir varlıktır. Bu düşünen zekâ ve duyan gönül milletinin irade­si oldu ve Türk milleti ölümden, O’nun elinde kurtuldu. “


Başarısının ve liderliğinin temel özelliklerinden bir başkası da Kılıç Ali’ye göre şudur:

“Kime, nerede, ne zaman, nasıl görev vereceğini inanılmaz isa­betle tesbit edebilmek, Mustafa Kemal’in liderlik yapısının temel vasfını teşkil ediyordu.”

O’nun şu özelliği üzerinde de önemle duruyor, “Mustafa Kemal’in yapamayacağını söylemek âdeti olmadığı gibi, söylediği sözleri eyleme dönüştürerek gerçekleştirmemesi de mümkün değil­di.


Diyor ki Atatürk:

“Lider, kim olursa olsun, önce halkın güvenini kazanmak zorun­dadır. Milletin güvenini kazanmak, onun kalbine girmek ise verdiği sözü tutmakla, söylediklerini yerine getirmekle mümkün olur. Bu önemli nokta bir an olsun hatırdan çıkarılmamalı. İnsanlar az ko­nuşmalı, çok iş yapmalı. Yapılamayacak şeyleri söylememeli ve söy­leneni de ne pahasına olursa olsun yerine getirmeli.”


Kılıç Ali’nin en çok vurguladığı yönü ise mantığıdır:

“Onun en güçlü yanı, en büyük gücü, mantığıydı.” Diyor.

Bunu Atatürk de teyid ediyor:

“Bizim akıl, mantık ve zekâ ile hareket etmek belirgin özelliğimizdir. Bütün hayatımızı dolduran olaylar, bu gerçeğin kanıtıdırlar.”


Şimdi de manevi Kızı Prof. Afet İnanın saptamalarını dinleyelim:

“Kabul ettirmek istediği kendi fikirlerini, en tatmin edici ve en mantıksal delillerle söylemiş olurdu. Bir fikri kabul ettirmek istediği vakit, herkesin mizacına göre ayrı ayrı veya toplu olarak konuştuktan sonra, o işi formüle ettiği zaman, herkeste “Tam istediğim budur” kanaatini yaratmış olması çok büyük bir özelliktir. Atatürk psikolojik tesire her zaman çok önem vermiştir.”

Afet İnan’ın vurguladığı bir başka özelliği ise soğukkanlılığıdır. Atatürk’ün Türk büyüğü Timur’a hayranlık duyduğunu ve onun için şu sözleri söylediğini aktarmıştır.

“Timur’un asıl dikkati çeken hali, bir tehlike zamanında sakin ve düşünceli kalışıydı. Bu, büyük iş yapabilmek yeteneğinde olan adamlarda görülebilir.”

Afet İnan ekliyor:

“Atatürk felâketler ve müşküller (zorluklar) karşısında en büyük soğukkan­lılığı gösterir ve çevresinde bulunanlara güven ve cesaret aşılardı.”

Güven ve cesaret aşıladığını Celal Bayar da vurguluyor:

“Zaman olurdu ki çok bunalırdık, ailelerimiz yanımızda değil, haber alamayız. Meclis’te müzakere, münakaşa saatlerce sü­rerdi. Sonra Heyet-i Vekile’de gece yarılarına kadar konuşma ve ka­rarlar. Memlekette yer yer isyan hareketleri; padişah menfi, Avrupa düşman... Bütün bu vaziyetler karşısında, sonu ne olacak diye bir fikir buhranına kapıldığımız olurdu. Bu tesir altında Mustafa Kemal ile görüşmeye giderdik. Birçok konuşmadan sonra Çankaya’dan aşa­ğıya inerken, biraz evvelki ruh haletinden sıyrılmış bir insan olur­duk. Bütün işleri yalnız başıma yapabilirim diye bir itimat-ı nefs (özgüven) hasıl olurdu.” diyor.


Bu özelliğini İsmet İnönü de belirtiyor:

“Atatürk’ü bir halk toplantısı içinde görmek, hakiki bir zevk, müstesna bir fırsattır. Yarım saat içinde halkın bütün durgunluk­ları gider. Taze ve canlı havanın neşesi her çehrede uyanır, asıl mü­him olanı, toplantıda bulunanlarda birbirlerine karşı sevgi, geniş yürek ve bağlılık hâsıl olmasıdır. … Toplantıya hâkim olan zihniyet şudur: İtimat-ı nefs (özgüven)... Toplantının emelleri bir noktada döner: Yüksek insan cemiyeti olmak... Medeniyet ve ilim yolunda ilerlemek.

Şimdi de Atatürk’ün Savaş Sanatı ilkelerini liderliğinde nasıl ustalıkla uyguladığını görelim.

Sun Tzu 2500 yıllık eseri Savaş Sanatı’nda hesaplama ve planlamanın gereğini önemle vurgulamıştır.

“Muzaffer savaşçılar önce zaferi kazanır, sonra savaşa girer. Mağlup savaşçılar ise, önce savaşa girer, sonra zaferi kazanmaya çalışır.” demiştir.


İncelendiğinde Atatürk’ün bu ilkeyi hayatı boyunca başarıyla uyguladığı görülebilir. Örneklendirecek olursak Misak-ı Milli Sınırlarını çok önceden daha askeri okuldayken çizmişti.

Falih Rıfkı Atay’ın, Mustafa Kemal’in cepheye hareketinden hemen önce tanıklık ettiği olay Atatürk’ün hesaplama ve planlama gücünü ortaya koyan başka bir örnek.

“Ankara’dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören’de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere:

- Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir’deyiz, demişti.

Acaba içkinin tesiri mi idi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile...

İzmir’den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce:

- Bir gün yanılmışım, dedi, ama kusur bende değil, düşmanda!

İzmir’e taarruzun on dördüncü günü girmişti.”

Girebilmişti çünkü

“Zafer “zafer benimdir” diyebilenindir; başarı, “başarılı olacağım” diye başlayanın ve “başarılı oldum” diyebilenindir.”


Atatürk’ün ustalıkla uyguladığı bir diğer savaş sanatı ilkesi İnisiyatif’tir. İnisiyatif, bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma ve bir kimsenin, alınması gerekli kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği anlamlarına geliyor.

Kurmay Albay Fikret Bayır, ‘Strateji Ustası Atatürk’ kitabında Atatürk’ün nasıl inisiyatif aldığını ve Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştirdiğini aktarıyor:


“Gerçekten de Çanakkale muharebeleri, Türkler için tam anlamıyla bıçak sırtında geçmiş ve kritik yer ve zamanlarda yapı­lan önemli müdahalelerle inisiyatif ele geçirilerek zafere ulaşılmıştır. Eğer Sanders, Mustafa Kemal’in işaret ettiği gibi Kilitbahir Platosu ve Kocaçimen Tepe’yi koruyacak şekilde ve kıyılarda kuvvetli bir ter­tiplenme yapsaydı, İngilizler muhtemelen kıyılara hiç çıkamayacak, savaş uzamayacak ve özellikle savunan taraf fazla zayiat vermeden kolayca başarıya ulaşacaktı. Diğer taraftan, Sanders’ın stratejik ha­talarına rağmen, Mustafa Kemal, çıkarmanın ilk günü Conkbayırı taarruzuyla başlayan ve emir almadan yaptığı müdahaleleriyle cep­hede durumu dengelemeseydi, ilk gün Anzaklar Kocaçimen Tepe’yi ele geçirecekler ve birinci günün akşamı savaş bitecekti. İşte bu ne­denle, Mustafa Kemal’e “Kaderin Adamı” denmesi çok doğru bir tanımlama olmuştur.”


Sun Tzu’ya göre savaş sanatının zirvesi, savaşmadan kazanmaktır. Diyor ki:

“Kusursuzluğun zirvesi, girilen yüz savaşın yüzünden de galip çıkmak değil, savaşmadan düşman ordusunu hâkimiyet al­tına almaktır.”

Baktığımızda görüyoruz ki, Atatürk bu ilkeyi de ustalıkla uygulamıştır. Tek kurşun atmadan Hatay’ı anavatana kazandırabilmiş olması bunun örneğidir. Ayrıca komşu ülkelerle bölgesel barışı korumak ve saldırgan ülkelere karşı caydırıcı olmak adına Balkan ve Sadabad paktlarını kurması da savaşmadan kazanmak ilkesinin başarılı uygulamalarıdır.

Kerrar Esat Atalay, Atatürk’ün vefatından önce katıldığı son Cumhuriyet Bayramı Balosu’nda yaşananları aktarıyor. Atalay’ın verdiği bilgilere göre Cumhurbaşkanı Atatürk, Ankara’daki ya­bancı diplomatları her yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı akşamı kabul ediyordu. Buna göre, Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşla­rından Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ün 29 Ekim 1937’de katıl­dığı son Cumhuriyet Bayramı Balosu’nda Fransız Büyükelçisi’ne hitaben yaptığı “Hatay’ı alacağım” konuşmasını tercüme ediyor ve yaşananları şöyle anlatıyor, “Kendisinin geldiği en son Cum­huriyet Bayramı Balosunda idi; şimdiki opera ve o vakit ki sergi evinde… Balkan Antlaşması Genelkurmay Başkanlarının; Roman­ya Başbakanı M. Tataresku’nun; Dışişleri Bakanımız Bay Doktor Tevfik Rüştü Aras’ın; İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine’nin hazır bulundukları dostane bir sohbette Atatürk bana tercüme ettirerek Fransız Büyükelçisi M. Ponsot’ya, 1789 Fransız İhtilâlinin ve İnsan Hakları Beyannamesi’nin cihana yayılmış anlamının ve etkisinin yüksek değerini açıklayıp bugünkü Türkiye’nin de büyük ve önemli bir inkılâp gerçekleştirmiş olduğunu belirttikten sonra, iyice hatı­rımdadır, dedi ki:

“… Bakınız, benim kendi dostluğumun yanında, bütün şu etrafımda gördüğünüz şanlı ve mümtaz şahsiyetlerin temsil ettikleri şerefli kuvvetlerin, Balkan Paktı ve Sadabad Paktı kuvvetle­rinin kıymetli, kudretli ve muazzam dostluğu var… Bunun önemini devletinizin anlamaması ve benim talebimi reddetmesi ihtimalini ta­savvur etmiyorum. Ben toprak büyütme dileklisi değilim. Barış boz­ma alışkanlığım yoktur. Ancak, muahedeye (anlaşmaya) dayanan hakkımızın isteyicisiyim. Onu almasam edemem. Büyük Millet Mec­lisi kürsüsünden Milletime söz verdim: Hatay’ı alacağım… Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem onun huzuruna çıkamam, yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yeni­lemem; yenilirsem bir dakika yaşayamam. Bunu bilerek ve sözümü behemehâl yerine getireceğimi düşünerek benim dostluğumu lütfen iş’ar ve teyit ediniz (Yazıyla bildirip onaylayınız).”

Evet Atatürk’ün niyeti savaşmadan Hatay’ı geri almaktı ancak gerekirse herşeyi hesaplayarak savaşı da göze almıştı.


“Bilirsin ki çocuk, 1921 senesindeki antlaşmayı (Ankara Ant­laşması) yapanların başında ben vardım. O zaman Mösyö Frank­lin Boullion ile bu konuda çok şeyler konuşmuştuk. Onları şimdiki Fransız idarecileri öğrenmemiş veya unutmuş olsalar bile, ben asla unutmadım ve unutmam. Bu itibarla defalarca, Fransız sefiri Mösyo Ponsot’ya da açıkça söylediğim gibi, dava benim şahsi davamdır ve icap ederse yine şahsen halletmem gerekir. Binaenaleyh şayet böy­le bir zaruret karşısında kalırsak tutacağım yolu da kararlaştırmış bulunuyorum. Böyle bir durumda derhal devlet reisliğinden hatta ve hatta mebusluktan istifa edeceğim. Serbest bir Türk vatandaşı olarak, bu işte çalışan arkadaşlarla beraber Hatay topraklarına gi­receğim. Bildiğin gibi bunun her zaman ve çok emin yolları vardır. Oradaki mücahitlerle ve anavatandan kaçıp bize katılacağından şüphe etmediğim kuvvetlerle meseleyi yerinde ve içten halletmeye ça­lışacağım. İsterse Türkiye Hükümeti beni ve arkadaşlarımı asi ilan eder ve hakkımızda takibat yapar.


Bir şey daha söyleyeyim; ben bugünkü Fransız idarecilerinin, Su­riye ve Lübnan’a öyle kolay kolay bağımsızlık vereceklerinden emin değilim. Zaten tatbikatı birtakım yersiz bahanelerle üç sene sonraya bırakmaları da buna delil kabul edilebilir. Dolayısıyla biz hareketi­mizi oralara da yayarak kısa yoldan gerek Suriye ve gerek Lübnan’ın özledikleri gerçek bağımsızlıklarını da temin edebiliriz. Fakat çocuk, hiçbir zaman böyle bir ihtimal karşısında kalacak değiliz. Görecek­sin, yakında dava istediğimiz şekilde halledilmiş olacaktır. Yeter ki, biz işi ciddiyet ve sebatla takip edelim, birtakım vesveselere kapılıp gevşek davranmayalım.”


Evet tam da dediği gibi dava istediği şekilde halledilmişti. Atatürk’ten alabileceğimiz bir başka liderlik dersi de kararlılık ve iradedir.


Sakarya Meydan Savaşı’nı, bindiği atın kazaya uğraması sonucu kaburgası kırılmasına rağmen 22 gün boyun­ca sargılar içinde, şezlong üzerinde yönetmiştir. Savaşı, emir ve isteklerini konuşmadan, yazıyla bildirerek yönetmesi ve kazan­ması onun kararlılığının, çelik gibi sağlam iradesinin ve manevi gücünün bir örneğidir.

Sun Tzu’nun “Askerlerinize öz çocuklarınız gibi bakın, sizi en derin vadilere kadar takip edeceklerdir. Onlara yetişkin oğullarınız gibi bakın, yanınızda ölmeyi her şeye tercih edeceklerdir” öğüdünden haberi var mıydı bilinmez ama, “Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde ye­rimize başka kuvvetler ve başka komutanlar alabilir.” gibi bir emri her lider veremeyeceği gibi, böyle bir emri de her askerin yeri­ne getiremeyeceği açıktır.


Atatürk’ten öğütlerle devam edelim.

“Herhangi bir kişinin, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendi­sinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Anlayışlı bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabi­lir. … İnsan, bağlı olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin huzur ve rahatlığını da düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ne ka­dar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin mutluluğuna hizmet­çi olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır.”

“Her zaman samimi olalım. Bütün duygularımızı samimiliğe, açıklığa ve dürüstlüğe doğru yönlendirelim. İçi başka, dışı başka olan insanlar vicdan rahatlığı duyamazlar.”

“Her tartışma, bir taktik sorunudur. Ortaya bir fikir atan, ileri sürülecek karşı fikirleri önceden kestirerek ona göre her cepheden hazırlanmalıdır.”

“Bir millet varlığını ve istiklâlini kurtarabilmek için düşünülebi­len her türlü teşebbüs ve fedakârlığı yaptıktan sonra başarıya ulaşır.”

“Türk, övün, çalış, güven.”

“Ben, bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem; o işe neler en­gel olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür.”

''Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.''

“Akıl ve mantığın çözemeyeceği sorun yoktur.”

“Herhangi bir zorluk önünde kaldığım zaman benim yaptığım iş şudur. Vaziyeti iyice belirlemek, sonra bu vaziyet karşısında alı­nacak tedbirin ne olduğuna karar vermek. Bu kararı bir kere ver­dikten sonra artık acaba yapayım mı yapmayayım mı diye tereddüt etmemek, tereddütsüz kararı uygulamak! Ve başaracağıma inanarak uygulamak.”

“Her şeye rağmen kesinlikle bir aydınlığa doğru yürümekteyiz.”


“Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerleri­ni, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı alacaktır.”

“İnsanlığa yönelmiş fikir hareketi, er geç başarılı olacaktır. Bütün mazlum milletler, zalimleri bir gün yok edecek ve ortadan kaldıracak­tır. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal duruma erişecektir.”

“Dünyanın filân yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne? dememe­liyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla ilgilenmeliyiz.”

“İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmeli­dir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşa­cak şekilde eğitilmelidir.”

“Görevimin bitmediğini, yüklendiğim görevin yüksek ve çetin olduğunu biliyorum. Arkadaşlar, bu görev bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra bile devam edecektir.”


“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Musta­fa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade ede­mem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan AYDIN ve SAVAŞÇI bir TOPLULUK’tur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”


Peki, Mustafa Kemal’in işaret ettiği, Aydın ve Savaşçı Topluluk’un ulaşmak için uğraştığı büyük ülkü nedir? Yine Mus­tafa Kemal’in yol göstericiliğiyle,


Büyük dâvamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığı­mızı yükseltmektir.”

“Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.”

“Ne Mutlu Türküm Diyene.”

11 views1 comment

Recent Posts

See All